Oyun, Kültür’den Daha Eski, N’aber?

Yayınlandı: Ekim 8, 2008 altug isigan tarafından Yazılar içinde
Etiketler:,

Geçen gün senin için uygarlatı o, artık bizi tanımıyor dediler.

 

Oyun araştırmaları üzerine çalışan birçok kişi, Hollandalı kültür tarihçisi Johan Huizinga’nın ünlü Homo Ludens eserinde yer alan “Oyun, Kültür’den daha eskidir” tümcesini çok özel bulurlar. Bu tümcenin ne söylemeye çalıştığını tam kavramasalar da, onda büyülü bir bilgelik görmek hoşlarına gider. Muhtemelen birçok oyun araştırmacısı,  ciddiyetten uzak bir şey olarak düşünülen oyunlara saygınlık kazandıran bir deyiş gibi görüyor bu cümleyi. Birisi size “Oyun mu? Büyüseniz ya Siz artık, kuzum” dediğinde, “Bir kere oyun, kültürden daha eski, tamam mı?” diye bir cevap yapıştırabilirsiniz o densize.

Hemen söylemek gerekir ki, tümceyi yukarıdaki şekillerde yorumlamak, her halükarda yazarın bu tümce ile söylemek istediği şeyin uzağında kalacaktır. Bunlar, zaman zaman yüreğimize ne kadar su serpseler de, “yanlış” yorumlardır. Bu tümce ancak Huizinga’nin bu çalışmasının dayandırıldiği kültür kavrayışı göz önünde tutulursa doğru biçimde anlaşılabilir. Bu da tümcedeki ağırlığın aslında oyun sözcüğünde değil, kültür sözcüğünde olduğunu görmeyi gerektirir. Çünkü Homo Ludens, oyunlardan önce kültür üzerine bir kitaptır. Huizinga’nın anlayışı Kültür’ü, Richard Rorty’n günümüzdeki çalışmalarında sıkça ele aldığı bir “olumsallık” anlayışı çerçevesinde, inşa halinde ve kalıcılığı da garanti olmayan bir görüngü olarak, özünde maddeci bir açıdan ele alıyor. Onun kültüre yaklaşımı, “Kültür, insanlık kadar eski” (“ve oyunlar ondan da eski”) sözüyle onu daha baştan ‘doğal’ bir şeymiş gibi gösterip sonra da çabucak ideal olanının hangisi olduğunu tartışmaya geçmiyor; bunun yerine, “Allah Allah, bu kültür de nereden çıktı şimdi, bu daha önce yoktu” deyip, “bu şey çıkalı biz ne yapıyoruz kendimize, şart mı bunu böyle yapmak, yapmasak ne olur?” gibi bir sorgulama seyrine giriyor.

Olumsal ve maddeci bu anlayışın aksi yönünde bu tümce idealist ve ilerlemeci bir tarih felsefesine dayanarak yorumlandığındaysa, oyun olgusu birden “ezeli” ve “ebedi” gibi iki kutup içine yerleştirilmiş oluyor ve şu anlamı kazanıyor: “Oyun o kadar eski ki, kültür’den bile önce geliyor”, “Sen neymişsin be Oyun!” vs… Diğer bir deyişle, böyle bir yorumla, tarihin en üst aşamasını “bugün”de gören evrimci-gelişmeci bir düşünce tarzı kendine bir tür “big bang” yaratmış oluyor sadece. Böylece de bu tümcenin esas konuya -günümüze!- gelmeden önce baştansavma bir giriş olarak kullanılma olasılığı da artmış oluyor. Bu tür bir yaklaşımın çok önem veriyormuş gibi göründüğü tarihe ne kadar yüzeysel baktığını göstermek için dayandığı mantıksal kalıbı gözler önüne seren şu totolojik tümceye bakmak yeterli olacaktır: “İnsanlık en az insanlık kadar eskidir.”

Huizinga’nın yaklaşımı bundan çok uzakta. O, temelde “Uygarlık nedir?” sorusunu sormakla kalmıyor, bunun ötesinde, bu “icadın” insanı nasıl etkilediği sorusunu soruyor.  Biz kendi halimizde canlılar olarak yaşayıp bugün “oyun” denen davranışları da ara ara sergilerken, nasıl kültür ve uygarlık denen “sürekli yapılar” içinde bulduk kendimizi?  Huizinga’nin analitik tasarımında oyun-kültür ikiliği, kültür’e olağandışı birşey olarak, eleştirel bir mesafeyle  bakabilmenin bir aracı olarak var, yoksa gücünü kronolojik sırasından alan bir hiyerarşiyi dillendirmiyor bu kavram ikilisi. “Oyun kültürden daha eskidir” sözü, bu anlamda herşeyden önce Huizinga’nın yaklaşım ve metodunu özetler; bu söz onun epistemesinin mottosudur.

Kuşkusuz bunda “uygarlığın ideolojisi” sayılabilecek “süreklilik yanılsaması”nı sorgulayan bir yan da var. Fransız tarihçi Fernand Braudel’in de dediği gibi, “uygarlıklar sürekliliklerdir”; deneyimlere ilişkin birikimler, onları içselleştiren ve ölümlü olan kişilerle birlikte yok olmadığı için; bu birikimler çeşitli dil ve gösterge sistemleri içinde bir şekilde saklanabildiği ve sonradan gelenlerin erişimine hazır tutulabildiği için… Böylece süreklilik, ancak sürekliliğin kurumları ile birlikte vardır. Ancak şimdiye kadar sağlanan sürekliliğin kısalığı, bu süreklilik yanılsamasının üzerimizde ne kadar etkili olabildiğini de gözler önüne seriyor. Hep vardık, hep varolacağız sanıyoruz. Oysa bu her zaman şüpheli bir durumdur: Insanların uygarlıkla sonuçlanan süreklilik sağlayıcı kurumlarını sürekli kılabildikleri süre,  tarihin bütünü karşısında bir göz kırpma süresine bile eşit değildir: Insan ve insansıların varolduğu 5 milyon yıla karşılık, uygarlıklar dediğimiz özgül kültürel biçimler ancak 5000 yıllık bir geçmişe sahip. Üstelik 1940’lardan bu yana da bu sürekliliğine bir anda son verip kendisiyle birlikte herşeyi unutuşa gömme gücüne de “kavuştu” bu “Kültür”: Şu an kullanıma hazır tutulan nükleer silahların sayısının dünyayı 100 kere yok etmeye “yetebileceği” tahmin ediliyor. Diğer bir deyişle, soy gibi, “kültür” de tükenebilir. En “uygar” dediğimiz anlarımızda bile her zaman için Yeşil Karıncaların Düş Gördüğü Yer’in [1] kıyılarında geziniyoruz.

Notlar:

[1] “Orman”da “keşfedilen”, “Uygarlık”tan bihaber, yazı ya da başka bir kayıt sistemi olmayan bir kabilenin son üyelerinin, üzerlerinde araştırma yapılması için onları “şehre” götüren uçağın düşmesi sonucunda, ardında kültürlerini belgeleyebilecek hiçbir kayıt bırakmadan yok oluşlarını anlatan bir öykü.

Reklamlar
yorum
  1. […] Article at Kafa Ayarı Posted on October 13, 2008 by altug isigan My latest turkish article is up on Kafa Ayari. It is a brief discussion on the meaning of Johan Huizinga’s famous […]

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s