Ölüm Oyunu Tarikatı

Posted: Eylül 8, 2008 by interseyiradem in Yazılar
Etiketler:, , , , , , ,

Ölüm/öldürme/eğlence meselesi, oyun endüstrisinin ciddi bir ekonomik büyüklüğe ulaşmasıyla medyanın ve diğer çevrelerin bir numaralı eleştiri malzemesi haline geldi. Eğlence dünyasının bir parçası olan -ama nedense öyle değilmiş gibi gösterilmek istenen- oyunlar şiddete ve ölüme olan bakışı/algı eşiğini genişleterek çocukları toplumla uyuşmayan bireyler haline mi getiriyor gerçekten? Her meselede olduğu gibi burada da her iki tarafın radikal uçlarına yerleşen ve dolayısıyla sorunu çözmekten çok onu çözümsüzleştirenler mevcut. Bir yanda kitle imha silahı aramaktan sıkılıp seçmen kitlesine değişik bir şey sunmak için arasıra bu işe el atan neo-muhafazakarlar, medyayı günahsız addedip aslında bir diğer eğlence biçemi olan oyunlara abanarak zaten kafası karışık orta sınıf ailesinin zihnini iyice dumura uğratanlar vb. Bu satırları yazanın amacı yukarıda anılan ve zaten bilinen kişileri/grupları tekrar irdelemek değil; oyunları eleştirirken sıkça dile getirilen ‘ölüm’ mefhumu hakkındaki birtakım yanlış algılamaların gözler önüne serilmesine katkıda bulunmak olacak.

“Uzak” ülkedeki bir savaşı -kanlı- canlı görüntülerle izlediğimiz, tutsak edilen rehinenin boğazının kesilip bunun görüntülerinin ibreti alem için internete salındığı, yaşadığımız ülkedeki cinayetleri, trafik kazalarını bile huşu içinde karşıladığımız ve tüm bunlara karşı bağışıklık kazandığımızdan medyanın bizi “sarsabilmek” için şiddetin dozunu her geçen gün artırdığı bir ortamdan söz ediyoruz. Hatta biraz özeleştirel yaklaşırsak, online odalarda bir araya gelip “sanal teröristleri” “sanal yaratıkları” avlayarak “sanal ölümler” gerçekleştirerek ölüme olan sözde tanıdıklığımızı perçinliyoruz. Oysa, ölümün bu denli yakına getirilmesi resmin tamamının görüntülenmesini engelliyor; bir başka deyişle ölümün büyük bir ustalıkla içselleştirilmesi körleşmeyi de beraberinde getiriyor. Ölüme bakışımızın zaman içinde nasıl değiştiğini/değiştirildiğini gördükçe bu körleşmeyi biraz olsun aşıp, medyada oyunlarla ilgili tenkitlerde, “Ölüm Oyunu Tarikatı”ndan[1] falan dem vurmalarda aslında nasıl bir ikiyüzlülüğün saklı olduğunu fark edebilmek mümkün hale geliyor. Sözkonusu medya, savaşları bizzat savaş alanından (battlefield) adeta bir havai fişek gösterisi biçiminde sunabilecek ve kameraları namluların, taretlerin ucuna iliştirilebilecek kadar teknolojik imkanlara sahip. Ancak körleşme öyle bir safhada ki, ölüm bu denli yakın olmasına rağmen sözkonusu vahşet “ötekinin ölümü”nü ilgilendiren bir durum oldukça ekran başındaki kitleyi pek sarsmıyor; dezenformasyonun etkisiyle bir parça daha güvende olmasını hissettiriyor hatta. Medyanın kitleleri yönlendirmede, onları homojenize etmede ne kadar deneyim kazandığı ortadayken, şiddeti ve vahşeti bizi körleştirecek denli gözümüzün içine sokarken, nispeten çok genç olan oyun endüstrisine yüklenip dikkatleri kendi üzerinden buraya yönlendirmesi insanı pek şaşırtmıyor doğrusu.

Medya, şüpheli bir samimiyetle modern çağın insanının ölüme olan sevimsiz tanıdıklığından yakına dursun, aslında süreç tam tersine ölüme gittikçe yabancılaşmayla devam ediyor. Fransız tarihçi Philippe Ariés Batılının Ölüm Karşısındaki Tavırları adlı kitabında insanların(hristiyan batının) ölüme bakışının Ortaçağdan ondokuzuncu yüzyıl ortalarına değin fazla değişmediğinden söz eder. Ölüm, kaderin kaçınılmaz bir sonucu algılamasıyla herkes için tanıdık bir şeydir. Evlerinde ölürler; odalarına çocuklar dahil bütün yakınları girebilir. [2] Modernitenin getirdiği olgularla, ölüm hiç olmadığı kadar önem kazanmaya başlar. Bu değişimi milliyetçi-yurtseverci değerlerin ölümü duygusallaştırmasında, onu şatafatlı cenaze törenleriyle yüceltmesinde daha kolay gözlemlemek mümkündür. Sonunda giydirilen bu elbiseler yırtılınca, ölüm endüstriyel toplumların ‘kurulu düzeni’nde can sıkıcı, ortaya çıktığında hemen örtülmesi gereken müstehcen bir şey olarak belirir. Kitle tüketimini sekteye uğratmayacak ‘genel mutluluk hali’ne riayet çerçevesinde ölüm, komşuların haberi bile olmadan siyah torba içinde apar topar morga kaldırılan müstehcen bir şeydir gerçekten de. Tiksinti kaynağıdır. Aslında medyanın işlevi tam da burada kendini belli eder. Kitle iletişim araçlarının bugün geldiği noktada ölüm, sadece beklenmeyen olaylar neticesinde gerçekleşen bir şey olarak ya da zalim diktatörlerin altında inim inim inleyen bir Ortadoğu ya da Afrika ülkesinde, müreffeh yaşamlarımıza tehdit oluşturan gerillanın maskesinde somutlaşmaya başlamış bir kavram olarak zihnimizde canlanıyor/canlandırılıyor artık.

İnternet çağının doğuşuna tanıklık eden yeni nesil, gelişmiş iletişim aygıtlarının mutasyona uğratarak sunduğu bu tanıdıklığa -ya da anlam olarak aynı şeyi ifade eden körleşmeye- en çok maruz kalan grup olarak öne çıkıyor. Bu güç ki, yanıbaşında insanların üzerinde bombalar, kimyasal silahlar infilak ederken kendi mahrem alanı olan odasındaki bilgisayarında terörist avlayan Kudüslü genci yaratabiliyor. Zaman zaman kontrolden çıkmıyor da değiller: bastırılmış ölümü manipüle etmeyi başarabilen kimi -metal ve alttürlerinden çıkma- müzik grupları bu çağın bireylerinden büyük ilgi görebiliyor. Her ne kadar mevcut refah toplumuna karşı bir çıkış olarak öne çıksa da, üretilen müziğin kitlelere ulaştırılması ve mümkün mertebe makul bir oranda dinleyiciye ulaşma kaygısı altında, karşısında durduğu popüler kültürün aygıtlarına maruz kalınca kendi içini kendisi boşaltıvermiş oluyor. Bastırılmış, ama ihtiyacın şiddeti halen mevcut olduğundan bir şekilde giderilmesi için başvurulan bir şey olarak, meşru kültürün içinde eğreti de olsa bir yer buluyor kendine.

Sınırlı bir kitleye sahip olan müzik grupları bir yana, oyunlar zaten sürece dahil olmuş durumda. Peki medyanın oyunlarla alıp veremediği nedir ki bunca tartışma sürüp gidiyor? Ölümden ve şiddetten dem vurulmaya kalkışıldığında, CNN’in Irak Savaşı sırasında ‘exclusive’ diye verdiği bol ışıklı patlamalı görüntülerle, bir köprünün başını tutmuş helikopter pilotunun aşağıdan geçenlere aman verdirmeden ‘joystick’i ile süper isabetli atışlarını gösteren termal kamera görüntüleri ile Battlefield intro’larını(ya da başka popüler savaş oyunlarını) birbirinden ayırd edecek ne var? Rahat ve güvenli evlerinde insanlar televizyonda öteki’nin ölümünü izlerken de, monitörün karşısında düşmana -olmayan- mermileri boşaltırken de her ikisi de eşit ölçüde ‘sanal’ görünmüyor mu?

[1]Yeni Aktüel’in 27. sayısının kapak konusu

[2]Yabancının Ölümü, Nurdan Gürbilek, Virgül, Ekim ’97

Yorumlar
  1. oyunlar diyor ki:

    guzel bir site

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s