Hatırlanması gereken bir oyun: TIKLAYIN

Biz, aşağıda imzası bulunan uzman ve akademisyenler, çeşitli bilgisayar oyunlarının yasaklanması konusunda basına yansıyan gelişmelerden duyduğumuz kaygıyı ifade etmek isteriz.

Kamuoyuna “Minecraft Raporu” olarak yansıyan, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nca hazırlanan veyahut hazırlatılan bilgisayar oyunları hakkındaki raporların kamuoyuyla paylaşılması şeffaflık anlayışının gereğidir. Bu raporların bilimselliği ancak akademik bir temelde tartışmaya açılmasıyla ortaya konabilir.

Raporların hazırlanması ve uygulanması aşamasında alanın uzmanlarından oluşan, akademik, bilimsel, bağımsız, hesap verebilen sivil kurul ve yapıların oluşturulması en doğru yaklaşım olacaktır. Bilgisayar oyunlarının değerlendirilmesi ve yasaklanması sorunu sadece oyun endüstrisini ve devletin kurumlarını değil, oyun araştırmaları konusunda çalışmalar yapan akademisyenleri, uzmanları, bu sektörde çalışan sayısız sanatçıyı, ülkemizde yeni başlayan elektronik sporlarda mücadele eden sporcularımızı ve tüm oyuncuları ilgilendirmektedir. Bu çerçevede hazırlandığı iddia edilen bilgisayar oyunları raporunun ve bu raporun hazırlanmasında kaynak alınan verilerin ivedilikle kamuoyuna sunulmasını talep ediyoruz.

Türkiye’de bilgisayar oyunları şu ana kadar yaygın olarak eğitim ve sağlık bilimleri açısından ele alınmış; raporlarda, basında ve ne yazık ki akademik çalışmalarda, özellikle çocuklar üzerindeki etkileri çerçevesinde tek boyutlu bir şekilde indirgemeci bir yaklaşımla tartışılmıştır. Bilgisayar oyunlarını gençlerde asosyal davranışları besleyen, şiddet içeren, bağımlılık yapıcı ürünler kapsamında gören anlayış, yaklaşım olarak sosyolojik olarak eksik ve sonuçları itibariyle hatalıdır. Bilgisayar oyunları “bonzai” türü uyuşturucu bir maddeymiş gibi ele alınamaz. Kamuoyuna yansıyan raporun içeriğine dair maddelerde, bu alandaki güncel uluslararası çalışmaların takip edilmediği rahatlıkla okunabilmektedir.

Bilgisayar oyunlarına dair düzenlemelerin ancak çeşitli oyunlar basına yansıdığında, ihbar edildiğinde, belli oyunlar hedef alınarak keyfi ve gecikmiş bir akıl ile yapılması hukukun genel prensiplerine de aykırıdır. Bu noktada yapılacak düzenlemeler geciktirildikçe ve keyfi bir şekilde belli oyunlara yöneldikçe meşruiyeti de aynı oranda azalacaktır.

Bilgisayar oyunları ifade özgürlüğü kapsamında ele alınmalıdır. Sansürcü bir yaklaşımla oyun kültürü üzerinde yaratılan sınırlama ve baskı kabul edilemez. Yapılacak uygulamalarda en az kısıtlama ilkesi uygulanmalıdır. Çocukların çevrimiçi oyunlara erişimi hususu halihazırda pek çok platformda kendiliğinden olmak üzere, gerektiğinde de bazı uygulamalar sayesinde ebeveyn kontrolünde kısıtlanabilmektedir.

Bu doğrultuda bilgisayar oyunları hakkında hazırlanan raporun açıklanmasını ve Türkiye’de bilgisayar oyunlarına dair alınacak kararlarda rol almak üzere bilimsel, katılımcı, şeffaf ve bağımsız bir anlayış doğrultusunda akademik kurulların oluşturulmasını, yatay ilişkilerle şekillenen sivil inisiyatife yol açılmasını talep ediyoruz.

İlk İmzacılar (İmzacı olmak için iletisim@digratr.org sitesine e-posta atabilirsiniz)

Kemal Akay
Nuri Can Aksoy
Aslı Telli Aydemir
Mutlu Binark
Kürşat Çağıltay
Ufuk Çelikcan
Yavuz Demirbaş
Burak Doğu
Fırat Erdoğmuş
Işık Barış Fidaner
Haşmet Gürçay
Altuğ Işığan
Türkan Karakuş
Emek Barış Kepenek
Erkan Saka
Özge Baydaş Sayılgan
Fasih Sayın
Uğur Serttaş
Sercan Şengün
Tolga Tem
Çetin Tüker
Gülin Terek Ünal
Orçin Uzun
Ceyda Yolgörmez

altugkeremminecraft
http://www.hurriyetdailynews.com/Default.aspx?pageID=517&nID=79445&NewsCatID=341

http://ekonomi.haberturk.com/teknoloji/haber/1051643-aile-bakanligi-minecraft-yasaklansin

 

Yavuz Kerem Demirbas

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Minecraft’ın yasaklanması gerektiğini düşünüyormuş. Aşağıda bu konuda bir şeyler karaladım.

Oyun araştırmacısı Altuğ Işığan ile beraber uzun saatler 2 kişi beraber ve çok oyunculu olarak sunucularda Minecraft oynamışlığımız var. Ayrıca doktora tezimde öne sürdüğüm “tersinden oyunlaştırma”, yani oyuncuların oyunlaştırma pratikleri konusunda örnek olarak Minecraft’ı ele alarak analiz etmiştim. Ayrıca çevremdeki birkaç çocuğun ebeveynlerini de çocuklarına Minecraft almaları konusunda ikna etmişliğim, alırken zorluk çektiklerinde telefonla “help desk” vazifesi görmüşlüğüm bile var.

Minecraft oyunu oyun mekanikleri ve oyun dünyasının bütünlüğü içinde hiç de bu günümüz dünyasının bir temsili gibi değil. Minecraft’ın konstrüktivist yaklaşımı, oyun nesneleri ve oyun dünyası ile etkileşim var olan pek çok oyundaki satın al, karakter geliştir, seviye atla, altın biriktir, karakterini süsle vs. gibi kalıpların bir düzeyde dışına çıkıyor. Kolektik bir dünya, her şey kullanım değeri (oyunsal değeri) ile var, sanal metalarla ilişki oyun ekonomisinin-piyasanın (mübadelenin) dolayımından çok sınırlı olarak geçiyor, seviye mantığı geçici kalıcı (permanent) bir karakter özelliği değil. Vitrine, özenle sunulan kimlik temsillerine, birikime pek yer yok. Bir World of Warcraft’la (theme-park MMO) karşılaştırınca iki oyun iki farklı ideolojinin ürünü, iki zıt söylem içeriyor gibi geliyor adeta. Sadece sand-box bir oyun olduğu için değil, sand-box oyunlar içinde de Minecraft ayrı bir yere sahip kanımca.

Eğitim sisteminin baştan aşağı yeniden kurulmaya çalışıldığı bir ülkede yeni neslin eğitimlerinin önemli bir bölümünü Minecraft’ta geçirmeleri de pek cazip gelmemiş olabilir :) Oyunun hissettirdiği, düşündürdüğü ve oynattıkları pek öyle günümüz Türkiye’sine uyar cinsten değil. Abartırsam kızmayın lütfen, Minecraft adeta bir sanal Gezi Parkı gibi. İktidar internet, twitter vs. yasaklarken oyun cephesinde Minecraft’ı hedef seçmesi pek manidar.

Şimdi Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın şu argümanlarına bir bakalım:

-Oyunun içeriğinde ev, tarla, köprü gibi yapılar oluşturulabildiği için yaratıcılığı geliştirdiği düşünülse de bu yapıların yıkılmaması için diğer mobların (yaratıkların) öldürülmesine gerek duyulmaktadır. Kısacası şiddete dayalı bir oyundur.

Şiddete dayalı oyun görmemiş olsaydık eğer belki bu argümanı yutabilirdik. Ben Minecraft’ta kan imgesi kullanıldığını hatırlamıyorum. Oyunun ESRB kategorisi Everyone, E10+ veya Teen bile değil. ESRB ratignlerini sansürü standartlaştırma olarak görsem de bu konuda daha geride olmamamız gerekir diye düşünüyorum. Oyun pek çok MMO oyunundan farklı olarak öldürme ve şiddet üzerine kurulu değil, üstelik bir de “creative” modunda oynayınca bahsi geçen moblar da olmuyor. Kendim oynamak dışında, Minecraft oynayan 10 yaşlarında bir grubu birkaç saat izlemişliğim var, yaratıklardan çok birlikte yapı kurmayla meşgullerdi. Online olarak oynadığımda da sunucularda benzer şeyler gördüm. Mob’larla ilişki seviye atlamak için mob aramak ve öldürmek şeklinde değil çoğunlukla kendini korumak şeklinde cereyan ediyor.

 

-Oynayan çocukların yaş ve gelişim özellikleri dikkate alındığında, soyut düşünceye sahip olmayan çocukların oyunda yer alan dünyayla gerçek dünyayı ayırt edemedikleri görülmektedir.

Bu argüman artık dünya üzerinden silinse de bir rahatlasak. Soyut düşünceye sahip olmayan iktidar mı, çocuklar mı? Hiç unutmam bir keresinde Entropia Universe’te sokaktaki kör yaşlı adam role play’i yaparken bir oyuncu gelip “madem körsün nasıl chat penceresine yazıyosun” demişti. Yetişkinler noel babaya inanıyormuş taklidi yapıyor diye çocuklar da inanıyor zannetmesinler. Onlar da gelen hediyeler kesilmesin diye inanıyormuş gibi yapıyorlar :) (Slavoj Zizek bir ara takmıştı bu örneğe)

-Oyun yüzünden çocukların, hayvanlara eziyet edebilecekleri, hayvanların hiç acı çekmediğini düşündükleri, şiddet içeren hareketlerde bulundukları, zarar verilen mobların acı çekmeden ölmeleri nedeniyle çocukların, davranışlarının sonuçlarını düşünmeden hareket ettikleri tespit edilmiştir.

Bu iktidar hayvanların gerçekleri konusunda ne yapmış ki sanalına da giriyor. Oyunu geçiyorum Kısırkaya, Pendik hayvan toplama kampları, 5199 nolu hayvanları koruma kanunu, hayvanlar için ötenazi tanımı yapan ICAM konferansına Bakan düzeyinde katılım vs. Oyun, sokak ve hayvan konusunda oyun oynanan, hayvan bakılan bütün boş arazileri otel-alışveriş merkezi vs. ile doldururken, kentsel dönüşümle sokakları oyunsuzlaştırırken ve hayvansızlaştırırken çocuk-oyun-hayvan ilişkisini zaten gerçek hayatta zedeleyenler sanalını bir rahat bıraksın. Validebağ korusu, Gezi parkı gibi oyun alanlarını, 3. köprü ve 3. havalimanı gibi hayvanların doğal yaşama alanlarını talan etmeye bir son versin. Kuzey ormanları bir rahat nefes alsın.

-Çocukların diğer oyuncularla bu oyunu oynayabilmeleri, gerçek dünyada arkadaş edinebilmek için gerekli çabayı göstermemelerine ve sosyal izolasyon nedeniyle daha çok yalnızlaşmalarına neden oluyor.

Çocukların hayatlarında oyun açısından mekansal ve toplumsal bir eksiklik var, Minecraft bu boşluğa oturuyor. Bir neden değil bir sonuç. Çok değil 10-15 yıl önce sokakta daha çok çocuk vardı, Minecraft çıktı diye evlere koşmadılar, sokakta oynamak denen şey tahrip olduğu için apartmanlara kapatıldılar. Kamusal mekanları talan edip, özelleştirip, oyun alanı bırakmayıp sonra sanal oyun mekanlarına yüklenmek pek dürüst durmuyor.

-Birden çok oyuncu tarafından oynanabilmesi, çocuğun tanımadığı kişilerle iletişim kurmasına ve sosyal risklere, istismar edilmesine yol açabilir.

Yasaklayıcı, kapatıcı zihniyete bir örnek argüman daha. Tanımadığımız kişilerle iletişim kurmayalım, gerçek deneyim imkanı olmasın, peki nasıl toplum denen şey varolacak? Cemaat olarak mı yaşamak zorundayız? Haberleri hatırlayalım, Pozantı cezaevinde devlet en katı haliyle var ama çocuk istismarı da pekala varolabiliyor. Orda çocukları adli suçlularla yan yana koyan anlayış, sanal alemde çocuk istismarından bahsediyor, gülünç.

 

Minecraft, eğitim amacıyla da kullanılan, başarılı ve güzel bir oyun. Yaratıcılığı körüklüyor, ihtiyaç duyulan “oyun bahçesi”ni sanal olarak sağlıyor. O oyun bahçelerini talan etmeyi bırakana, yenilerini sunmaya başlayana kadar iktidarın bu alana el atmaması en iyisi.

“Minecraft yaşağını durdurun!” #direnminecraft

 

Yavuz Kerem Demirbaş

Memleketin ölü doğmuş oyun endüstrisinde yattığını umdukları para, imkan, tanınma, ilişki umutlarıyla başı dönmüş akademisyen arkadaşlara şu 11 tezi armağan ediyorum.

1. Oyun dediğimiz dijital oyundan ibaret değildir. Onla başlamamıştır, onla bitmeyecektir. Hayvanlar da oynar. Oyun kültürden daha eskidir. (Huizinga)
2. Ancak bir materyal teknoloji olarak bilgisayarla, bilgisayarda, ve çeşitli yazılımlarla ve yazılımlarda oyun oynanabilir. Başka pek çok şeyle oynanabildiği gibi… (Aarseth)
3. Oyuncunun “oyuncul tavrı” olmadan “oyun oynamak”dan bahsedilemez. (Suits)
4. Oyun araçsallaştıkça “oyunsal değer”ini yitirir, yozlaşır. (Callois)
5. Oyun endüstrisi, kültür endüstrisi olarak oyunların araçsallaşmasını kurumsallaştırmıştır. (Adorno)
6. Oyun endüstrisinin ürettiği oyuncu (gamer) oyuna yabancılaşmıştır. (Jin)
7. “Oyunlaştırma” dijital oyunların anlatı öğeleri ile gerçekliğin-gündeliğin-ciddiyetin mistifikasyonu ve/veya oyun dışı ama oyun ekosistemine ait biçimsel öğelerle oyunların oyunsuzlaştırılmasıdır. (Mosca)
8. Oyun endüstrisi çalışanı bu oyunlaştırmadan nasibini almış, oyuna yabancılaşmış, enformatik emeği esnek üretimde oyunsal fantezi soslarıyla bezenmiş fazla mesai saatlerinde “oyun”a dair ne varsa yoketmek üzere işe koşulmuş beyaz yakalı çalışandır. (Fuchs)
9. Oyunsuz bir dünyaya oyunu yeniden götürmek için önce varolan “oyunsuzlaştırma” yapılarının çözümlenmesine, bunlara karşı durulmasına ihtiyaç bulunmaktadır.
10. Oyun ancak araçsallığın karşısına oyunsallığı, değişim değerinin karşısına kullanım değerini, özel mülkiyetin yerine müştereği koyan bir anlayışla özgürleştirilebilir.
11. Bütün oyuncular şu ana kadar dünyayı farklı şekillerde oynayarak yorumladılar, esas mesele onu değiştirerek oynamaktır. (Bkz. Gezi Parkı)

Bu yazı Birikim Dergisi sitesinden alınmıştır. Kaynak için tıklayınız. Oyunlaştırma pratiklerinin nasıl yapılmaması gerektiğini, bazen de neye hizmet ettiğini çok güzel anlatmaktadır. Mine Yıldırım New School for Social Research’te Siyaset Bilimi alanında doktorasına devam ediyor. Ayrıca “Dört Ayaklı Şehir” projesiyle “sokak hayvanları ve kentsel dönüşüm” konusunda çalışmalar yürütüyor.

Geridönüşümle Çalışan Sokak Hayvanı Besleme Aygıtları Hakkında

Mine Yıldırım

Pet şişe atıldığında geridönüşümle sokak hayvanlarına mama veren sistemlerin tanıtılmasında, bu kadar beğenilmesinde beni endişelendiren bir şeyler var. Sistemin İstanbul’da ve başka büyük şehirlerde hayvan toplama-zehirleme-öldürme sabıka kaydı kabarık belediyeler tarafından da kullanılıyor ve reklamının yapılıyor olması endişelerimi arttırıyor, ama yine de bunu talihsiz bir tesadüf olarak kabul edip biraz daha eşelenmek istiyorum:

Öncelikle söz konusu sokak hayvanı bakımı olduğunda, bunun gibi vatandaş katılımını teşvik ederken işin idari icraat kısmını gizleyerek merkezileştiren uygulamaların, geri dönüşüm dünyasının bireyselleşmiş ve tüketim-sonrası odaklı çevre ve ekolojik dönüşüm tahayyülünü kuvvetlendirmekle kalmayıp; sokak hayvanını beslemeyi yönetimsel, idari ve düzenlemeye tabi bir icraat olarak gösterdiğini düşünüyorum. Amerikan tipi bir oyunlaştırmayla hayvan beslemeyi öğretmeyi amaçlayan bu mekanizmaların belediye eliyle yerleştirilmesi, kökeninde bir idari-yönetimsel icraat olması ne anlama geliyor?

Oysa mesken tuttuğumuz coğrafyada sokaktaki hayvana, hanede pişen yemeği vermek de var, yemeğin fazlasını atmak yerine içine ekmek doğrayıp kapının önüne koymak da! Evdeki yemeğin fazlasını ya da kalanını kapının önüne çıkaran, yoğurt kabına su doldurup ağaç gölgesine bırakmanın yanında, jeton atınca gösteri yapan bir lunapark oyuncağı gibi, pet şişeyi atınca hayvana birkaç top mama ikram eden makinenin lafı mı olur?

İstanbul’da köpekleri besleyen herkes bilir, ne kadar aç olurlarsa olsun, birkaç lokma yuttuktan sonra hayvanın yemeğe ara verip başını uzattığını, insandan biraz yakınlık gördükten sonra yemeğine devam ettiğini. Hal böyleyken, çevre ve şehir doğası tahayyülü geridönüşüm ideolojisiyle örselenmiş bir ilişki zemininde hayvana besin vermeyi otomatikleşmiş bir temaşaya dönüştüren bir mama makinesi, İstanbul’da yüzyıllardır mahallenin ve cemaatin parçası sayılmış olan, itlaf ve tehcir fermanı yakın zamanda bir kez daha imzalanmış sokak köpekleri için ne anlam ifade ediyor?

Gelenek ve tarih çığlıkları, bugün Türkiye’de yalnızca iktidarın, geleneğe dahil görmediğini hiçe saymasını, yok etmesini meşru kılan bir söylemsel aygıt olmanın ötesinde; yerleşik ilişkilenme biçimlerini geçersiz kılan, imha eden, alenen taciz eden ve dışlayan, gelenekten arındırmak istediğini linç, küfür, hakaretle yıldıran bir çok sesli, hatta çokkültürlü koroya çoktan dönüşmüş durumda. Oysa bu coğrafyadaki geleneğin ve tarih içinde et suyuna yapılan çorbanın fazlasına ekmek ufalama, kasap reyonunun en ucuzu çorbalığını, ciğerini ve kemiğini alma da var.Komşusu açken tok yatmamak, diyemeyeceğim, insanlar arasındaki ilişkinin, dayanışma biçimlerinin tümü, tamir edilmesi çok güç yaralar almış durumda; ama evi olmayanın, sokaktakinin, yani hepimizin komşusu olanın kursağını kendisininkinden ayrı görmeyen, onun yediği yemeğin kendisinden eksiltmediğini düşünmek de geleneğin bir parçası. Gelenek derken neyin iktidara ve toplumun kendine biçtiği kadarına mal edildiğini, tarih derken kimin, hangi tarihine sahip çıkıldığını; gelenek ve tarih çığırtkanlığına karşı dururken toptan kaybetmek üzere olduğumuz başka şeyler olduğunu bir durup düşünmek gerekiyor.

Sokaktaki köpeğe duyduğumuz merhameti, sevmesek de zarar görmesini istememeyi, sahipsiz, düşkün, sokakta olanı koruma duygusunu yavaş yavaş korkulara, temel bir eksikliğe işaret yapay endişelere ve histerilere (ya ısırılırsam, ya çocuğumu yerse, ya kuduz olursam? vs), tuhaf şehir efsaneleriyle bezeli fantezilere, ama daha çok iktidar eliyle ruhumuzun dibine ekilen “mutenalaşmış şehrin müstesna insanları” kimlik kırıntılarına teslim ededuralım. Ama bu arada, başka tarihsel birikimlerden, pratiklerden aparttığımız uygulamaların (bu örnekte hayvanla insan arasındaki besleme ilişkisini belediye eliyle taşeronlaştıran, politik olarak doğru ve doğrucu, geri dönüştürmeyi kutsarken hayvanı da yemleyen uygulamanın)  daha nezih taklitleriyle oyalanır hale geldiğimizi, hayvanla nasıl ilişki kuracağını unutmuş hale geldiğimizi, yolda bir hayvana araba çarptığında, ya da biri mahallenin kedisini köpeğini tekmelediğinde, üzülme-tiksinme-çaresiz hissetme’yle hareketlenen duygusal dünyamızın gözardı etme-geçip gitme-doğa kanunlarına tevekkül etme’ye doğru hızlı sinik savruluşlarında olan bitene müdahale etme yetisini, niyetini, tepkiselliğini  yitirmiş şehirli yurttaşlara döndüğümüzü de görelim.

Sokak hayvanına verilen mama, facebook’ta paylaştığımız sevimli kedi köpek sevgimizi daha da palazlandırdığı, bizi de olan bitenin kötülüğü, karanlığı karşısında ince ve derinlikli bir konuma kendiliğinden sevk ettiği için değil; Türkiye’de hâlâ birlikteliğe ve bir arada yaşamaya, mahallenin bir kısmını gırtlaklamadan, kovmadan, malına mülküne yemeğine el koymadan, yemeğine haset etmeden, başkasının sahip olduğunu çok ve hor görmeden yaşamanın imkanına dair umut verdiği için önemli. Gelenek ve tarih diye beynimize çakılanlara inat, zaten çok uzun zaman önce kaybettiğimiz bir izi hatırlattığı için.

Bugün Türkiye’de, büyükşehirlerde on binlerce aç köpek yemek beklerken, bu geridönüşüm aktivasyonlu makineleri eleştirmek de belki çok anlamsız, artık yeni Türkiye’de buna bile şükreder haldeyiz. Ama yine de, coğrafyanın bütün tarihine, geleneklerine içkin insan-hayvan yakınlığından gelen besleme, bakım, koruma pratiklerini “geride bırakan”, yerine batı şehirlerinin hayvan besleme icraatlarıyla harmanlanmış daha şık, bireysel müdahalenin failliğindeki icraatları bu denli benimserken temkinli olmayı öneriyorum. Bu tip icraatları yersiz, aşırı, lüks vs bulduğumdan değil; öne çıkan, genel toplumsal kabul gören bir pratiğin, aslında zaten elimizden alınmış ve yok edilmiş bir birlikteliğin çok daha gerisinde olduğunu söylüyorum. “Ne zararı var?” diye konuşmak yerine, bu düzenlemeyi mümkün kılan, sokak hayvanı-şehirli insan ilişkisinin düzenlenmesine dair biraz eşelenmeyi öneriyorum. Tevekkeli pet şişe atınca köpeğe mama veren bu makineler, İstanbul’da sokak köpeği itlafı sicili hayli kabarık olan Kartal ve Pendik Belediyeleri tarafından semtlerin en görünür yerlerine yerleştirilmiş bile.

Bütün bunlar olurken, her gün bir hayvana tecavüz haberiyle başladığımız güne, açlıktan insan yiyen köpek haberleriyle ara verip; sokak hayvanı bakan-kurtaran insanların (tek kelimeyle “hayvansever işte” diyip geçiverdiğimiz) sanki Türkiye’de en kötü, en korkunç, en gereksiz işle uğraşıyorlarmış gibi horgörü ve hakarete maruz kalarak bitiriyoruz. İstisnasız her günü bu döngüyle yaşayan, hem düşünsel hem de ruhsal olarak çıkış yolu arayan, memlekette yaşama ve hayata tutunma hisleri günden güne zayıflayan yüz binlerce böyle insan var. Türkiye’de sokak hayvanına bakmanın aklın, hayalin, ruhun kaldıramayacağı hasarları var. Kimse, gönüllükle kurulan böyle bir ilişkiye saygı duymak zorunda da değil. Ama bir sokak hayvanıyla ona bakan az sayıdaki insan arasındaki ilişkinin bu hale gelebilmesi için katettiğimiz şiddet-kanıksama-kanunsuzluk yollarından hepimiz geçiyor. Sadece dört ayaklılar değil, onlara bakanlar değil, burjuva duyarlılığı dahilindeki hayvansever değil – hepimiz. İşte bu yüzden, sokak hayvanı Türkiye’de direniş, devrim ve herhangi bir toplumsal dönüşüm tahayyülünün içinde yerini bulmak zorunda.

Henüz görmeyenler için, besleme aygıtlarıyla ilgili dolaşan viral video şu:

http://www.boredpanda.com/stray-dog-food-vending-machine-recycling-pugedon/

Sakarya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde gerçekleştirilen “3 Boyutlu Yazıcılar” sunumuna katılan bütün öğrencilere ve Yrd. Doç. Dr. Bülent Kabaş’a teşekkürler.

IMG_8435

Atölye: Tarayıcıda Çalışan Harita Tabanlı Multimedia Uygulamaları

Image  —  Posted: Aralık 1, 2014 by kafaayari in Yazılar
Tags: , , , , ,