CUNY, Queens College, Media Studies Department will host two presentations which will focus on “play and resistance”:

Counter-Gamification, Dr. Yavuz Kerem Demirbas
March 9, 2016

Playful Resistance, Fırat Erdoğmuş
April 13, 2016

Queens College Graduate Media Studies Colloquia

arkadaslar

Emek ve Deniz imrenilecek bir ikili. İlişkilerinin farklılığını açıklamak için size sayısız şey söyleyebilirim. Ama tereddüt ediyorum doğrusu. Çünkü ilişkilerini anlamak kadar anlatmak da zor. Öyle bir birliktelik ki bu, sımsıkı örülmüş. Sabırla, ilmek ilmek çözmek tek çıkar yol.

Emek postyapısalcı eleştirinin duyarlılığında bir Marksist, Deniz de benzer şekilde feminizmin iç tartışmalarına aşina bir kadın kurtuluş mücadelesi savunucusu. Özel alanları politik, politik alanları eşitlikçi, tartışmaları da uzlaşmaları da üretken ve tutkulu.

İkisini de üniversitede tanıdım. Öğrenci hareketi içindeydiler. Ama onları fabrika önlerinde, mahalle çalışmasında, sayısız yürüyüşte de görebilirdiniz. Çatışmalarda Deniz pek bulunmazdı, savunma amacıyla da olsa devrimci şiddetle ilgili farklı görüşleri vardı. 8 Mart’lara da Emek gitmezdi. Bunun dışında nerede bir haksızlık varsa ikisi de oradaydılar.

Mezun olduktan sonra ikisi de çalışmaya başladı. Emek sendikal mücadeleye girerken, Deniz sendika ve kadın grupları içinde, ikincisine daha çok vakit ayırarak, bulunmayı tercih etti. İkisi de kariyerlerinde ilerlediler ve iyi işlerde iyi maaşlarla çalışmaya başladılar.

Birlikte eve çıktıklarında tercihlerini güvenli ve konforlu bir yaşam kurabilecekleri bir mahalleden yana yaptılar. İkisinin de ailesi yoksul değildi, ihtiyaç olduğunda çocuklarına destek olurlardı. Böylece özenilecek bir evi beraber, kısmen de destek alarak kurdular.

Evlenmeye karar verdiklerinde arkadaş çevreleri bunu coşkuyla karşıladı. Devrimci bir birlikteliği devrimci bir evlilikle taçlandıran bu iki mücadele insanı sanki birbirleri için yaratılmıştı. Epeydir birlikteydiler, aynı evi de paylaşıyorlardı, evlilik aslında bir formaliteden, bir imzadan ibaretti ama yine de evlenmek istediler aşklarının doğal bir sonucu olarak.

Nişanlarında sol yumrukları göğe yükselmişti. Düğün fotoğrafçısı onları mitik birer isyancı figürü olarak resmetti fotoğraflarında. Nikah davetiyesinde evliliklerini sloganlaştırdılar devrimci simgelerle birlikte, internetten de duyurdular dosta düşmana. Nikahta sendikacı dostlar pankart açarak selamladılar onları. Takı keseleri de doldu taştı. Nikah şekerlerinden biri orak-çekiç diğeri ise femina işaretiydi. Düğün yapmadılar elbette, geleneksel kodlara karşıydılar. Nikah sonrası içkili bir mekanda buluştular dostlarıyla, aile yemeğinden sonra. Halaydan Rock’a, horondan “Ankara’nın Bağları”na vur patlasın çal oynasın hem içtiler hem dans ettiler, yorulunca oturup siyasi tartışmalara giriştiler. Sosyalist ve feminist arkadaş çevrelerinden dostları arasında yeni yeni aşklar filizlendi o gece.

Ev yaşamları tam anlamıyla eşitlikçiydi, evin bütün işlerini ortaklaşa yapıyorlardı. Son model televizyonu, üçlü ve ikili kanepeleri ve koltukları, vitrinli dolapları, ahşap yemek masası ve sandalyeleri, en büyük boy yatağı, reprodüksiyon tabloları, beyaz eşyayı, halıları ve diğer türlü çeşit dekoratif eşyayı beraber aldılar, beraber kurdular, yerleştirdiler ve baktılar. Bulaşıkta, çamaşırda, temizlikte, ütüde, alışverişte,  yemekte birlikte emek verdiler.

Alışveriş yaparken çok özenli davranıyorlardı. Küresel şirketlerin ağır sömürü koşullarıyla üretilmiş ürünleri yerine yerel üretimleri, ekolojik ürünleri tercih ettiler hep. Adil tüketim meselesine de kafa yormuşlardı, alternatif dağıtım kanallarına da. Zeytin yağı nereden alınır, hangi marka köy yumurtası daha sağlıklıdır takip ediyorlardı. Giyim kuşamları sade ama şıktı. İş yaşamının gereği Gap veya H&M’den alıyorlardı giysilerini.

Bir de tabii araba alma ihtiyacı geldi çattı. İşe falan giderken gerekiyordu zaten. Hem tatillerde de kullanırlardı. Almakla almamak arasında gidip geldiler bir süre. Sonunda ortalama bir aile otomobilinde, Fiat’ta karar kıldılar. Faizler düşük diye Yapı Kredi’den araç kredisi çekip aldılar beraber. İkisinin de ehliyeti vardı zaten, ortaklaşa kullandılar.

Tatil demişken, emekçi herkes gibi onlarında tatile ihtiyacı vardı. Tatillerine, bir yeniden üretim faaliyetinin ötesine taşıyıp politik bir anlam kazandırdılar. Feminist ve sosyalist arkadaşlarıyla yaz kamplarına katıldılar, tekne ile açılıp filozofça tartıştılar, şarap kadehleriyle aşkları yakamozla, dolunayla bir olup yükseldi. Toplumsal cinsiyet ile sınıflı toplum tartışmaları mı yoksa beraber yaptıkları mezeler mi daha lezzetliydi karar veremezdiniz.

Oturdukları evde kiracılardı önce. Ev sahibi ihtiyaç duyduğundan satışa çıkaracaktı evi. Bu vesileyle Akbank’tan kredi çekip evi satın aldılar. Çok geçmeden bir yerlerden para bulup, birikmiş paraları ve aile desteğiyle ikinci bir ev aldılar. İkinci evlerini kiraya vereceklerdi ama internetin yeni kiralama olanaklarıyla Airbnb gibi sitelerden günlük mü kiraya verseler yoksa aylık mı karar veremediler bir türlü. Hangisinin daha karlı olacağı, daha az yorulacakları, daha az para harcayacakları sorularıyla boğuştular bir süre. Günlük kiralamada karar kıldılar. IKEA’dan döşediler kiralayacakları evi, hem kolay oldu hem de ucuza geldi.

Gezi Parkı’nda işgal başlayınca beraber çadır kurdular. Çadırlarını IKEA’dan alacaklardı ama yakın diye Koçtaş’tan aldılar. Gaz maskelerini Ebay’den sipariş ettiler ama teslimat tarihi geç diye Karaköy’den tam yüz maskesi buldular. İşten dolayı Gezi Parkı’nda çok duramadılar, bir iki gün izin ve hafta sonları ile birlikte kesintili bir katılımları oldu. Yine de çok mutlu oldular, aşkın ve devrimin bu birlikteliği için Gezi’den daha iyi bir yer ve deneyim olamazdı. Bitince yıkıldılar, umutlar başka bahara kalmıştı.

Deniz’in ve Emek’in birbirlerinden başka sevgilileri de olmaya başladı. İlişkilerinde bir cinsel devrim gerçekleşiyordu. Ama başlangıçta birbirlerine söylemeden, kendi başlarına, zira bu deneyimi oldukça ciddiye alıyorlardı. Sonra zamanı geldi açıldılar. Emek, durumu aşk ve mülkiyet temelinde açımlayarak, Deniz de benzer bir eksende monogami ve poligami tartışmasını tüketerek devrimci bir ortak paydada buluştular. Evlilikleri ve aşkları açısından değişen bir şey olmadığına karar verdiler. İkisi de bedenlerini farklı hazlara açtı, ama birbirlerine karşı hep dürüst oldular.

Airbnb’den kiraya verdikleri ev oldukça karlı bir yatırımdı, ciddi bir birikim yapmışlardı. Artık yönetici pozisyonlarında oldukları işlerinin getirisini de hesaba katınca kendilerine ait bir mekan açma fikri cazip gelmeye başladı.

O sıralar ben de işsizdim ve cafe işleri konusunda deneyimimden dolayı bu fikirlerini destekledim. Hem eski bir yoldaşları hem de arkadaşları olarak mekanı tek başıma idare edebileceğimi, onların emekçi yaşantılarına devam etmeleri gerektiğini söyledim. Hem benimle birlikte dönüşümlü çalışacak elemanlar da olacaktı.

Böylece uygun bir yer kiralayıp cafemizi açtık. Cafenin her yerine işçilerin, aydınların ve devrimcilerin resimlerini koyduk. Hafta sonları ve hafta içi bazı günler Deniz ve Emek de cafede oluyor. Beraber çalışıp hayatı müşterek eyliyoruz. Deniz ve Emek ile benim aramda bir ayrım yok. Saatlik ücretim yüksek, işyerimde ayrımcılık yok, hepimiz sendikalıyız.

Deniz ve Emek’e çok imreniyorum, keşke benim de böyle bir ilişkim olsa diyorum. 8 Mart’larda bana “gelme” demesine gerek kalmazdı, zaten gitmezdim. Evde oturur ev işi yaparım derdim, ama öyle bir vaktim olur mu bilmiyorum. Hiç olmadı Twitter’dan destek yazardım, haberleri paylaşırdım.

Benim de sosyalist ve feminist bir birlikteliğim olursa, onlar gibi benim de bol vaktim, imkanım olur. Bir gün kendi cafemi açarsam, Gezi isyanı yeniden olduğunda başından sonuna katılırım. Evlenirsek bizim düğünümüzde kara-kızıl ve mor-yeşil davetiyeler olsun isterim, bizimkisi belki anarko-sosyalist ve ekofeminist bir evlilik olur. Hepsine varım, yeter ki oportunist-revizyonist bir evlilik olmasın.

Ümit Gündüz

the company of myself

Bu makale Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi Dergisi Temmuz 2015 sayısında yayınlanmıştır.

Dergi sitesine bağlanmak için: http://josc.selcuk.edu.tr/article/view/1075000564/pdf_45
İndirmek için: http://josc.selcuk.edu.tr/article/download/1075000564/pdf_45
DOI:
http://dx.doi.org/10.18094/si.05694

Dijital Oyunlara “Oyun Türü” Yaklaşımlarının Sorunları: “Platform Oyunları” Türü Örneği
Kerem Yavuz Demirbaş

Özet

Dijital oyunlar popüler anlamda “aksiyon oyunları”, “gündelik oyunlar” ve “sanat oyunları” gibi türsel kategoriler altına yerleştirilmekte ve bu tür ifadeleri ile belirli bir oyuncu kitlesi oyunlara yönlendirilmektedir. Ancak akademik çalışmalar açısından bu ve benzeri “tür yaklaşımları” sorunlar ortaya koymaktadır. Oyunların incelenmesinde oyun biçimi ve anlatı açısından daha sağlıklı bir tür yaklaşımına ihtiyaç duyulmaktadır. Bu doğrultuda varolan tür yaklaşımları eleştirel olarak incelenecek ve oyun araştırmalarında popüler oyun türlerine yanıt olarak ortaya atılmış tür analizlerinin yeterliliği “platform oyunları” türü örneğine bakılarak değerlendirilecektir.

Anahtar kelimeler

Dijital Oyunlar, Oyun Türleri, Platform Oyunları, Oyun Araştırmaları

Abstract

Digital games are categorized in different genres such as “action games”, “casual games”, “art-games” etc. which makes it easy to direct the right target gamer auidence to the right digital games. But from the perspective of game studies, using these genre con-
ventions is problematic. A genre categorization based on game form and narrative is needed for a critical analysis of games. This paper will elaborate on existing genre approaches in game studies, which are offered as critical alternatives to popular genre conventions. Their validity will be analyzed with selected games from “platform games” genre.

Keywords: Digital games, game genres, platform games, game studies

Hatırlanması gereken bir oyun: TIKLAYIN

Biz, aşağıda imzası bulunan uzman ve akademisyenler, çeşitli bilgisayar oyunlarının yasaklanması konusunda basına yansıyan gelişmelerden duyduğumuz kaygıyı ifade etmek isteriz.

Kamuoyuna “Minecraft Raporu” olarak yansıyan, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nca hazırlanan veyahut hazırlatılan bilgisayar oyunları hakkındaki raporların kamuoyuyla paylaşılması şeffaflık anlayışının gereğidir. Bu raporların bilimselliği ancak akademik bir temelde tartışmaya açılmasıyla ortaya konabilir.

Raporların hazırlanması ve uygulanması aşamasında alanın uzmanlarından oluşan, akademik, bilimsel, bağımsız, hesap verebilen sivil kurul ve yapıların oluşturulması en doğru yaklaşım olacaktır. Bilgisayar oyunlarının değerlendirilmesi ve yasaklanması sorunu sadece oyun endüstrisini ve devletin kurumlarını değil, oyun araştırmaları konusunda çalışmalar yapan akademisyenleri, uzmanları, bu sektörde çalışan sayısız sanatçıyı, ülkemizde yeni başlayan elektronik sporlarda mücadele eden sporcularımızı ve tüm oyuncuları ilgilendirmektedir. Bu çerçevede hazırlandığı iddia edilen bilgisayar oyunları raporunun ve bu raporun hazırlanmasında kaynak alınan verilerin ivedilikle kamuoyuna sunulmasını talep ediyoruz.

Türkiye’de bilgisayar oyunları şu ana kadar yaygın olarak eğitim ve sağlık bilimleri açısından ele alınmış; raporlarda, basında ve ne yazık ki akademik çalışmalarda, özellikle çocuklar üzerindeki etkileri çerçevesinde tek boyutlu bir şekilde indirgemeci bir yaklaşımla tartışılmıştır. Bilgisayar oyunlarını gençlerde asosyal davranışları besleyen, şiddet içeren, bağımlılık yapıcı ürünler kapsamında gören anlayış, yaklaşım olarak sosyolojik olarak eksik ve sonuçları itibariyle hatalıdır. Bilgisayar oyunları “bonzai” türü uyuşturucu bir maddeymiş gibi ele alınamaz. Kamuoyuna yansıyan raporun içeriğine dair maddelerde, bu alandaki güncel uluslararası çalışmaların takip edilmediği rahatlıkla okunabilmektedir.

Bilgisayar oyunlarına dair düzenlemelerin ancak çeşitli oyunlar basına yansıdığında, ihbar edildiğinde, belli oyunlar hedef alınarak keyfi ve gecikmiş bir akıl ile yapılması hukukun genel prensiplerine de aykırıdır. Bu noktada yapılacak düzenlemeler geciktirildikçe ve keyfi bir şekilde belli oyunlara yöneldikçe meşruiyeti de aynı oranda azalacaktır.

Bilgisayar oyunları ifade özgürlüğü kapsamında ele alınmalıdır. Sansürcü bir yaklaşımla oyun kültürü üzerinde yaratılan sınırlama ve baskı kabul edilemez. Yapılacak uygulamalarda en az kısıtlama ilkesi uygulanmalıdır. Çocukların çevrimiçi oyunlara erişimi hususu halihazırda pek çok platformda kendiliğinden olmak üzere, gerektiğinde de bazı uygulamalar sayesinde ebeveyn kontrolünde kısıtlanabilmektedir.

Bu doğrultuda bilgisayar oyunları hakkında hazırlanan raporun açıklanmasını ve Türkiye’de bilgisayar oyunlarına dair alınacak kararlarda rol almak üzere bilimsel, katılımcı, şeffaf ve bağımsız bir anlayış doğrultusunda akademik kurulların oluşturulmasını, yatay ilişkilerle şekillenen sivil inisiyatife yol açılmasını talep ediyoruz.

İlk İmzacılar (İmzacı olmak için iletisim@digratr.org sitesine e-posta atabilirsiniz)

Kemal Akay
Nuri Can Aksoy
Aslı Telli Aydemir
Mutlu Binark
Kürşat Çağıltay
Ufuk Çelikcan
Yavuz Demirbaş
Burak Doğu
Fırat Erdoğmuş
Işık Barış Fidaner
Haşmet Gürçay
Altuğ Işığan
Türkan Karakuş
Emek Barış Kepenek
Erkan Saka
Özge Baydaş Sayılgan
Fasih Sayın
Uğur Serttaş
Sercan Şengün
Tolga Tem
Çetin Tüker
Gülin Terek Ünal
Orçin Uzun
Ceyda Yolgörmez

altugkeremminecraft
http://www.hurriyetdailynews.com/Default.aspx?pageID=517&nID=79445&NewsCatID=341

http://ekonomi.haberturk.com/teknoloji/haber/1051643-aile-bakanligi-minecraft-yasaklansin

 

Yavuz Kerem Demirbas

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Minecraft’ın yasaklanması gerektiğini düşünüyormuş. Aşağıda bu konuda bir şeyler karaladım.

Oyun araştırmacısı Altuğ Işığan ile beraber uzun saatler 2 kişi beraber ve çok oyunculu olarak sunucularda Minecraft oynamışlığımız var. Ayrıca doktora tezimde öne sürdüğüm “tersinden oyunlaştırma”, yani oyuncuların oyunlaştırma pratikleri konusunda örnek olarak Minecraft’ı ele alarak analiz etmiştim. Ayrıca çevremdeki birkaç çocuğun ebeveynlerini de çocuklarına Minecraft almaları konusunda ikna etmişliğim, alırken zorluk çektiklerinde telefonla “help desk” vazifesi görmüşlüğüm bile var.

Minecraft oyunu oyun mekanikleri ve oyun dünyasının bütünlüğü içinde hiç de bu günümüz dünyasının bir temsili gibi değil. Minecraft’ın konstrüktivist yaklaşımı, oyun nesneleri ve oyun dünyası ile etkileşim var olan pek çok oyundaki satın al, karakter geliştir, seviye atla, altın biriktir, karakterini süsle vs. gibi kalıpların bir düzeyde dışına çıkıyor. Kolektik bir dünya, her şey kullanım değeri (oyunsal değeri) ile var, sanal metalarla ilişki oyun ekonomisinin-piyasanın (mübadelenin) dolayımından çok sınırlı olarak geçiyor, seviye mantığı geçici kalıcı (permanent) bir karakter özelliği değil. Vitrine, özenle sunulan kimlik temsillerine, birikime pek yer yok. Bir World of Warcraft’la (theme-park MMO) karşılaştırınca iki oyun iki farklı ideolojinin ürünü, iki zıt söylem içeriyor gibi geliyor adeta. Sadece sand-box bir oyun olduğu için değil, sand-box oyunlar içinde de Minecraft ayrı bir yere sahip kanımca.

Eğitim sisteminin baştan aşağı yeniden kurulmaya çalışıldığı bir ülkede yeni neslin eğitimlerinin önemli bir bölümünü Minecraft’ta geçirmeleri de pek cazip gelmemiş olabilir:) Oyunun hissettirdiği, düşündürdüğü ve oynattıkları pek öyle günümüz Türkiye’sine uyar cinsten değil. Abartırsam kızmayın lütfen, Minecraft adeta bir sanal Gezi Parkı gibi. İktidar internet, twitter vs. yasaklarken oyun cephesinde Minecraft’ı hedef seçmesi pek manidar.

Şimdi Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın şu argümanlarına bir bakalım:

-Oyunun içeriğinde ev, tarla, köprü gibi yapılar oluşturulabildiği için yaratıcılığı geliştirdiği düşünülse de bu yapıların yıkılmaması için diğer mobların (yaratıkların) öldürülmesine gerek duyulmaktadır. Kısacası şiddete dayalı bir oyundur.

Şiddete dayalı oyun görmemiş olsaydık eğer belki bu argümanı yutabilirdik. Ben Minecraft’ta kan imgesi kullanıldığını hatırlamıyorum. Oyunun ESRB kategorisi Everyone, E10+ veya Teen bile değil. ESRB ratignlerini sansürü standartlaştırma olarak görsem de bu konuda daha geride olmamamız gerekir diye düşünüyorum. Oyun pek çok MMO oyunundan farklı olarak öldürme ve şiddet üzerine kurulu değil, üstelik bir de “creative” modunda oynayınca bahsi geçen moblar da olmuyor. Kendim oynamak dışında, Minecraft oynayan 10 yaşlarında bir grubu birkaç saat izlemişliğim var, yaratıklardan çok birlikte yapı kurmayla meşgullerdi. Online olarak oynadığımda da sunucularda benzer şeyler gördüm. Mob’larla ilişki seviye atlamak için mob aramak ve öldürmek şeklinde değil çoğunlukla kendini korumak şeklinde cereyan ediyor.

 

-Oynayan çocukların yaş ve gelişim özellikleri dikkate alındığında, soyut düşünceye sahip olmayan çocukların oyunda yer alan dünyayla gerçek dünyayı ayırt edemedikleri görülmektedir.

Bu argüman artık dünya üzerinden silinse de bir rahatlasak. Soyut düşünceye sahip olmayan iktidar mı, çocuklar mı? Hiç unutmam bir keresinde Entropia Universe’te sokaktaki kör yaşlı adam role play’i yaparken bir oyuncu gelip “madem körsün nasıl chat penceresine yazıyosun” demişti. Yetişkinler noel babaya inanıyormuş taklidi yapıyor diye çocuklar da inanıyor zannetmesinler. Onlar da gelen hediyeler kesilmesin diye inanıyormuş gibi yapıyorlar:) (Slavoj Zizek bir ara takmıştı bu örneğe)

-Oyun yüzünden çocukların, hayvanlara eziyet edebilecekleri, hayvanların hiç acı çekmediğini düşündükleri, şiddet içeren hareketlerde bulundukları, zarar verilen mobların acı çekmeden ölmeleri nedeniyle çocukların, davranışlarının sonuçlarını düşünmeden hareket ettikleri tespit edilmiştir.

Bu iktidar hayvanların gerçekleri konusunda ne yapmış ki sanalına da giriyor. Oyunu geçiyorum Kısırkaya, Pendik hayvan toplama kampları, 5199 nolu hayvanları koruma kanunu, hayvanlar için ötenazi tanımı yapan ICAM konferansına Bakan düzeyinde katılım vs. Oyun, sokak ve hayvan konusunda oyun oynanan, hayvan bakılan bütün boş arazileri otel-alışveriş merkezi vs. ile doldururken, kentsel dönüşümle sokakları oyunsuzlaştırırken ve hayvansızlaştırırken çocuk-oyun-hayvan ilişkisini zaten gerçek hayatta zedeleyenler sanalını bir rahat bıraksın. Validebağ korusu, Gezi parkı gibi oyun alanlarını, 3. köprü ve 3. havalimanı gibi hayvanların doğal yaşama alanlarını talan etmeye bir son versin. Kuzey ormanları bir rahat nefes alsın.

-Çocukların diğer oyuncularla bu oyunu oynayabilmeleri, gerçek dünyada arkadaş edinebilmek için gerekli çabayı göstermemelerine ve sosyal izolasyon nedeniyle daha çok yalnızlaşmalarına neden oluyor.

Çocukların hayatlarında oyun açısından mekansal ve toplumsal bir eksiklik var, Minecraft bu boşluğa oturuyor. Bir neden değil bir sonuç. Çok değil 10-15 yıl önce sokakta daha çok çocuk vardı, Minecraft çıktı diye evlere koşmadılar, sokakta oynamak denen şey tahrip olduğu için apartmanlara kapatıldılar. Kamusal mekanları talan edip, özelleştirip, oyun alanı bırakmayıp sonra sanal oyun mekanlarına yüklenmek pek dürüst durmuyor.

-Birden çok oyuncu tarafından oynanabilmesi, çocuğun tanımadığı kişilerle iletişim kurmasına ve sosyal risklere, istismar edilmesine yol açabilir.

Yasaklayıcı, kapatıcı zihniyete bir örnek argüman daha. Tanımadığımız kişilerle iletişim kurmayalım, gerçek deneyim imkanı olmasın, peki nasıl toplum denen şey varolacak? Cemaat olarak mı yaşamak zorundayız? Haberleri hatırlayalım, Pozantı cezaevinde devlet en katı haliyle var ama çocuk istismarı da pekala varolabiliyor. Orda çocukları adli suçlularla yan yana koyan anlayış, sanal alemde çocuk istismarından bahsediyor, gülünç.

 

Minecraft, eğitim amacıyla da kullanılan, başarılı ve güzel bir oyun. Yaratıcılığı körüklüyor, ihtiyaç duyulan “oyun bahçesi”ni sanal olarak sağlıyor. O oyun bahçelerini talan etmeyi bırakana, yenilerini sunmaya başlayana kadar iktidarın bu alana el atmaması en iyisi.

“Minecraft yaşağını durdurun!” #direnminecraft

 

Yavuz Kerem Demirbaş

Memleketin ölü doğmuş oyun endüstrisinde yattığını umdukları para, imkan, tanınma, ilişki umutlarıyla başı dönmüş akademisyen arkadaşlara şu 11 tezi armağan ediyorum.

1. Oyun dediğimiz dijital oyundan ibaret değildir. Onla başlamamıştır, onla bitmeyecektir. Hayvanlar da oynar. Oyun kültürden daha eskidir. (Huizinga)
2. Ancak bir materyal teknoloji olarak bilgisayarla, bilgisayarda, ve çeşitli yazılımlarla ve yazılımlarda oyun oynanabilir. Başka pek çok şeyle oynanabildiği gibi… (Aarseth)
3. Oyuncunun “oyuncul tavrı” olmadan “oyun oynamak”dan bahsedilemez. (Suits)
4. Oyun araçsallaştıkça “oyunsal değer”ini yitirir, yozlaşır. (Callois)
5. Oyun endüstrisi, kültür endüstrisi olarak oyunların araçsallaşmasını kurumsallaştırmıştır. (Adorno)
6. Oyun endüstrisinin ürettiği oyuncu (gamer) oyuna yabancılaşmıştır. (Jin)
7. “Oyunlaştırma” dijital oyunların anlatı öğeleri ile gerçekliğin-gündeliğin-ciddiyetin mistifikasyonu ve/veya oyun dışı ama oyun ekosistemine ait biçimsel öğelerle oyunların oyunsuzlaştırılmasıdır. (Mosca)
8. Oyun endüstrisi çalışanı bu oyunlaştırmadan nasibini almış, oyuna yabancılaşmış, enformatik emeği esnek üretimde oyunsal fantezi soslarıyla bezenmiş fazla mesai saatlerinde “oyun”a dair ne varsa yoketmek üzere işe koşulmuş beyaz yakalı çalışandır. (Fuchs)
9. Oyunsuz bir dünyaya oyunu yeniden götürmek için önce varolan “oyunsuzlaştırma” yapılarının çözümlenmesine, bunlara karşı durulmasına ihtiyaç bulunmaktadır.
10. Oyun ancak araçsallığın karşısına oyunsallığı, değişim değerinin karşısına kullanım değerini, özel mülkiyetin yerine müştereği koyan bir anlayışla özgürleştirilebilir.
11. Bütün oyuncular şu ana kadar dünyayı farklı şekillerde oynayarak yorumladılar, esas mesele onu değiştirerek oynamaktır. (Bkz. Gezi Parkı)